Altın Dağıtan Padişahın Sırrı

Uzak zamanlarda uzak ülkelerin birinde zenginliğiyle ün salmış bir padişah varmış Kırk kapılı sarayının kuleleri bulutlara ulaşıyormuş Sarayın bütün kapılarından her gün fakirlere gümüş para dağıttırıyormuş.

Günün birinde böbürlenerek vezirine:
– Dünyada benden daha cömert, daha zengin padişah var mıdır? demiş

Vezir, uzak diyarlarda daha cömert ve zengin bir padişahın olduğunu söylemiş Üstelik bu padişah genç bir kızmış Sarayının seksen kapısı varmış Her gün seksen kese altın dağıtırmış
Padişah, ne pahasına olursa olsun onu görmeliyim, demiş Vezirle birlikte kıyafet değiştirerek yola koyulmuş Az gitmişler uz gitmişler dere tepe düz gitmişler, sonunda seksen kapılı saraya varmışlar Sarayı görünce dudaklarını ısırmışlar Bu eşi benzeri bulunmayan sarayın bir tuğlası altından diğeri gümüştenmiş Kapısından geçerken padişahla vezire birer kese altın vermişler Padişah:
-Bana altın gerek değil, ben sizin padişahınızı görmek istiyorum, demiş

Melikeye haber gönderilmiş Melike niçin görmek istediklerini sormuş Padişah da cömertliğinin ve zenginliğinin sırrını öğrenmek istediğini söylemiş Melike:
– Falan kentte bir ihtiyar var, havanda altın dövüp havaya savurur İhtiyarın sırrını öğrenip bana anlatırsanız ben de size sırrımı söylerim, demiş

Padişahla vezir yola koyulmuş Uzun bir yolculuktan sonra ihtiyarı bulmuşlar Sırrını sormuşlar İhtiyar da komşu ülkede bir pabuççu var Onun sırrını öğrenip bana söylerseniz ben de size sırrımı söylerim, demiş Padişahla vezir yeniden yola koyulmuş Yedi gün yedi gece yürüdükten sonra pabuççuyu bulmuşlar Pabuççu elindeki iğneyi pabuca batırdıktan sonra bir diline bir de dizine batırıyormuş Bunu niçin yaptığını sormuşlar Pabuççu da komşu kentte ahlaya oflaya dövünen kör oğlanın sırrını öğrenirlerse kendi sırrını anlatacağını söylemiş

Yedi gün yedi gece gitmişler Kör oğlanı bulmuşlar Sırrını sormuşlar Kör oğlan şimdiye kadar kimseye sırrını açmadığını artık dayanamayacağını söylemiş

Başlamış anlatmaya:
– Ben fakir bir köylü çocuğuydum Günün birinde bir dervişe rastladım Benimle gelirsen sana öyle bir servet veririm ki hayatının sonuna kadar yesen bitmez, dedi Birlikte çıktık yola Derviş üç tane at satın aldı Birini yedeğimize alarak atlara bindik Biraz gittikten sonra üç yol ayracına vardık Yollardan biri ak, biri kara, diğeri de sarıydı Ak yol denize, kara yol yeraltına, sarı yol da defineler ülkesine çıkıyormuş Sarı yola sapıp definelere kavuştuk Atların üçünü de altın ve mücevherle yükledik Ben ceplerimi, koynumu da doldurdum Akşam olmadan yola koyulduk Derviş iki at yükü altını bana verdi Ben ihtiyarım bana bir at yükü yeter, dedi Yürürken tamahkârlık, açgözlülük damarım kabardı Dervişin altınlarına göz diktim Dervişten zorbalıkla aldım Derviş tamahkârlığın çok kötü bir şey olduğunu söylediyse de dinlemedim Derviş sessiz sedasız bir köşeye çekildi Tam yola çıkacakken acayip bir susuzluk çekmeye başladım Dervişe dönerek bana bir su bulursa atın birini yüküyle ona vereceğimi söyledim Dervişin gösterdiği sudan kana kana içtim Ama ayağa kalktığımda iki gözüm de kör olmuştu Dervişe yalvardım, beni ormanda yapayalnız bırakmasın diye Beni alıp evimize götürdü Ama ne verdimse almadı İşte o günden beri ahlaya oflaya dövünüyorum Siz siz olun açgözlü olmayın

Padişahla vezir geri dönüp pabuççuya kör oğlanın sırrını anlatmışlar Pabuççu da başlamış anlatmaya:
-Ben çok genç yaşlardan beri pabuç yapıyorum Bir gün biri pabucunu tamir ettirip bir altın verdi Ben fakir bir insanım, altını bozacak kadar param yok, dedim O da paranın üstünü istemediğini söyledi Sonra her gün gelmeye başladı Her gün bir altın veriyordu Ömrümün sonuna kadar yetecek kadar altınım oldu Sonunda adamdan kuşkulanmaya başladım Belki hırsızdır diye padişaha şikâyet ettim Padişahın adamlarına yakalattım O dönüp bana, nankör pabuççu ben seni fakirlikten kurtarmak istiyordum Sen beni padişaha yakalattın, dedi

Ben bu sözleri işitince uykudan uyanmış gibi oldum Yaptığım işe bin pişman oldum Padişahın adamları gidince altınlara baktım ki hepsi demir oluvermiş Ben de o günden beri keşke dizlerim sakat olsaydı da padişaha gitmeseydim Dilim lal olsaydı da konuşamasaydım diye bir dizime bir dilime batırıyorum iğneyi

Padişahla veziri yeniden yola çıkmışlar Gece gündüz yürüyerek sonunda havanda altın dövüp savuran ihtiyarın yanına gelmişler Ona pabuççunun sırrını anlatmışlar İhtiyar da anlatmaya başlamış:
– Ben yılanlar padişahına bir iyilik yaptım şimdi anlatması uzun İyiliğime karşılık olarak bana kırk anahtar verdi Odaları aç hangisini beğenirsen o senin olsun, dedi

Her odada ayrı bir hazine ayrı bir güzellik vardı Ben sonuna kadar sabredemedim Değirmen taşlarının aralıksız olarak altın öğüttüğü odayı istedim Meğer kırkıncı odada kırk değirmen varmış Kırkında da ayrı ayrı kıymetli nesneler öğütülüyormuş Boşuna dememişler: “Acele bir ağaçtır, meyvesi pişmanlıktır”

Padişahla veziri: “Peki, bunu anladık; ama şimdi neden altınları dövüp havaya savuruyorsun?” diye sormuş Altın değirmenlerinin sahibi olmadan önce de babamdan servet kalmıştı Herkes başıma üşüşüp varımı yoğumu yiyip tüketti Bir lokma ekmeğe muhtaç oldum Yoksullaşınca herkes benden uzaklaştı Kimse bir lokma ekmek bile vermedi Sonra yeniden zengin olunca herkes ortaya çıktı Ben de o vefasızlara vermemek için altınları kül haline getirip havaya savuruyorum

Padişahla veziri yeniden yola koyulmuş Melikenin karşısına çıkmışlar Öğrendikleri her şeyi anlatmışlar Melike, madem bu kadar zorluğa katlanarak öğrendiniz, ben de sırrımı anlatayım demiş Başlamış anlatmaya:
– Ben fakir bir ailenin kızıydım Hep düşünürdüm: “Zenginler neden fakirlere acımıyor, yardım etmiyorlar?” Bir gün ormanda odun toplarken nur yüzlü bir ihtiyar çıktı karşıma Bana derdimi sordu Beni dikkatle dinledikten sonra bana bakırı altın yapacak ilmi öğretti Şimdi ben bakır dağlarını altın yapıp halka dağıtıyorum
Melikenin sırrını öğrenen padişah kıza evlenme teklifinde bulunmuş Kabul edersen hazinelerimizi birleştirip birlikte dağıtalım, demiş Kırk gün kırk gece düğün yapılmış Hayatları boyunca iyilik yapmışlar, iyilik bulmuşlar.

Kaynakça : http://www.ilimdunyasi.com

Yorum Yap